Halis ECE
İmanın tadına erdiren üç şey
“Üç şey vardır ki, kim onları yaparsa îmânın tadını, lezzetini almış olur. Bunlar;
a) Sadece Allâh'a kulluk etmek, Allah'tan başka ilah olmadığını bilmek.
b) Her yıl gönül hoşnutluğu ile zekât vermek. Zekâtı; yaşlı, uyuzlu, hasta, değersiz hayvanlardan değil, mallarının orta hallisinden vermek. Çünkü Cenâb-ı Hakk, zekâtınızı, ne mallarınızın iyisinden vermenizi emretmiştir, ne de kötüsünden vermenize râzı olmuştur.
c) Nefsini tezkiye etmek (tertemiz kılmak).
Bir sahâbî, ‘Nefsi tezkiye etmek nasıldır?’ diye sordu. Resûlüllah (s.a.v.), ‘Kişinin nerede olursa olsun, Allâh'ın kendisi ile beraber olduğunu bilmesidir” buyurdu. (Ebû Dâvud, Sünen, Zekât, 5)
***
Gerek dünyamız ve gerekse ahiretimizle alakalı her şeyi kendisinden öğrendiğimiz gerçek muallimimiz Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, imanın tadını alabilmenin yolunu da göstermiştir bizlere...
O'nun hadis-i şeriflerinde, kutlu-mübarek sözlerinde imanın lezzeti; tatlı bir ifadeyle, "halâvetu'l-îman" terkibinde… veya "ta'mu'l-îman" ifadeleriyle dile getirilmiştir. Sünen-i Nesai'deki bir rivayette de, "halâvetu'l-îman" yerine, "halâvetü'l-islâm" denilmiştir. (1)
Büyük bir kısmı Enes bin Malik (r.a.) tarafından rivayet edilmiş olan yirmiyi aşkın hadis, mü’minlere imanın tadına ermenin yollarını göstermektedir.
Bunlardan biri şöyledir:
"Üç haslet vardır ki; bunlar kimde bulunursa, o, imanın lezzetini tadar:
1) Allah ve Rasûlünü, Allah ve Rasûlü’nden başka her şeyden fazla sevmek,
2) Sevdiğini Allah için sevmek,
3) Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra, tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek, asla istememek."(2)
Hadis-i şerifte geçen bir ve ikinci hasletlerin, hemen bütün kaynaklardaki rivayetlerde aynı şekilde ifade buyrulduğu; ancak üçüncü hasletin, özde değilse de söyleyişte önemli bazı farklılıklar arz ettiğini görmekteyiz.
Mesela Ahmet bin Hanbel'in "Müsned"indeki iki rivayette şöyle buyrulmaktadır: "Ateşe atılmak kendisine, Yahudi veya Hıristiyan olmaktan daha sevimli gelen kişi imanın tadına erer."(3)
Asıl hadisteki "küfre dönmek" ifadesi, bu rivayette "Yahudiliğe veya Hıristiyanlığa dönmek" şeklini almış bulunmaktadır, pek tabii olarak bu İslâm'ın dışında "iman"dan söz etmenin mümkün olmadığım; doğrudan "küfre dönmek" ile, "Yahudi veya Hıristiyan olmak" arasında herhangi bir farkın bulunmadığım ifade etmektedir. Nesai'deki bir rivayette de bu üçüncü haslet şöyle dile getirilmektedir:
"Yakılmış bulunan büyük bir ateşin içine atılmayı, Allah'a herhangi bir şeyi eş koşmaktan daha iyi/daha üstün tutan, imanın lezzetini tadar. "(4)
***
İMANIN TADI İLA ALAKALI ÜÇ AYRI RİVAYET
İmanın tadına erebilmek için sahip olunması gerekli üç özelliğin üçüncüsüne ait varid olmuş farklı ifadelere işaret ettikten sonra, imanın tadı ile ilgili üç ayrı rivayete gelelim isterseniz…
1. Abbas bin Abdülmuttalib'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Allah'ı Rabb; İslam'ı din, Muhammed'i Peygamber olarak benimseyip onlardan razı olan, imanın tadını tatmıştır."(5)
2. Abdullah bin Muâviye (r.a.) anlatıyor: Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Üç şey vardır ki, kim onları yaparsa îmânın tadını, lezzetini almış olur. Bunlar;
a) Sadece Allâh'a kulluk etmek, Allah'tan başka ilah olmadığını bilmek.
b) Her yıl gönül hoşnutluğu ile zekât vermek. Zekâtı; yaşlı, uyuzlu, hasta, değersiz hayvanlardan değil, mallarının orta hallisinden vermek. Çünkü Cenâb-ı Hakk, zekâtınızı, ne mallarınızın iyisinden vermenizi emretmiştir, ne de kötüsünden vermenize râzı olmuştur.
c) Nefsini tezkiye etmek (tertemiz kılmak).
Bir sahâbî, ‘Nefsi tezkiye etmek nasıldır?’ diye sordu. Resûlüllah (s.a.v.), ‘Kişinin nerede olursa olsun, Allâh'ın kendisi ile beraber olduğunu bilmesidir” buyurdu. (6)
3. Yine Enes bin Malik’ten (r.a.) gelen bir rivayette Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Üç haslet vardır; kimde bunlar bulunursa, Cehennem ona, o da Cehennem'e haram olur: Allah'a inanmak, Allah'ı sevmek ve ateşe atılıp yanmayı küfre dönmeye tercih etmek. "(7)
Bu son rivayette imanın tadına ermiş olmanın sonucu; "Cehennem ona, o Cehennem'e haram olur" ifadesi de yer almıştır. Bu mes'ut/bahtiyar/mutlu son, imanın bir başka tadı olsa gerektir.
***
İMANIN TADINA ERMENİN TEMEL ŞARTI "SEVGİ"
Yukarıdan beri naklettiğimiz rivayetlerden çıkarılabilecek netice, imanın tadına ermenin temel şartının "sevgi" olduğudur.
Bu ortak noktayı böylece ifade ettikten sonra, dilerseniz şimdi de imanın zevkine-tadına ulaştırıcı üç hasleti tek tek ele alalım.
(1) Allah ve Rasûlünü, Onlardan başka her şeyden fazla sevmek...
Her şeyden önce bilinmelidir ki, Allah Teala'ya ve Rasûlüne engin bir sevgi duymak Rasûlüllah’a (s.a.v.) uymak(8) ve O'nun sünnetine göre yaşamakla isbat edilebilir. Sevgi ve rızaya/gönül hoşnutluğuna dayalı temel bir tercih ve bu tercihin sonuçlarına katlanmak, elbette ki işin zevkine ermek olacaktır. Zaten âlimler, "halavet'i; itaatten zevk almak, Allah ve Resülünün rızası/hoşnutluğu uğruna meşakketlere tahammül göstermek ve bunları dünyevi çıkarlara daima tercih etmek" olarak açıklamaktadırlar.(9)
Bu kesin ve temel tercihin hadisteki ifadesi "Rab olarak Allah'tan, din olarak İslam'dan, peygamber olarak da Muhammed'den razı olmak"tır.
Rıza: "Bir şeyle yetinmek, başka bir şey aramamak" demektir. Sevilen ve benimsenen şey, aslında zor bile olsa seven ve benimseyene kolay gelir. Kolay gelen şey ise rahatlıkla işlenir, zevkle yerine getirilir.
O halde "Allah ve Rasûlünü her şeyden fazla seven", "onlardan razı olan" mü'mine, bütün dini yükümlülükler-görevler-sorumluluklar kolay ve zevkli gelir; tenbellik ve tereddüt göstermeden her emri yerine getirir. Bu da mü'mine, tüm düşünce ve bağların üzerine çıkma iradesini kazandırır.
Çünkü rıza, gönlünü-özünü sevgiliye adamaktır. Bir başka ifade ile rıza, mü'minin gönlüne sahip çıkması, onu başkalarına kaptırmaması demektir. "İmanda sadakat' da budur. "Mü'minler, ancak onlardır ki, Allah'a ve Resülüne inandılar, sonra da şüpheye düşmediler. Malları ve canları ile Allah yolunda savaştılar. İşte imanda doğru (sadık) olanlar onlardır"(10) mealindeki ayet, bu gerçeği gözler önüne sermektedir.
"İnandım" deyip inandıklarına karşı güvensizlik anlamına gelecek davranışlarda bulunmak zevksizliğin asıl sebebidir. Safrası düzensiz, ağzının tadı bozulmuş olan insana, en usta aşçılar bile tatlı bir yemek sunamazlar. Zira bozukluk içtedir, sunulan yemeklerde değil.
İnanç esaslarına karşı rıza seviyesinde bir güven duygusuna sahip olmayan kişi de imanından ve ibadetlerinden zevk alamaz. Bu zevksizliğin sebebini dışta arar ve hayali birtakım suçlular icad eder. Oysa asıl sebep içindeki rızasızlık, güvensizlik, bir başka tabirle "kalitesizlik"tir. Sevgili Peygamberimizin şu hadis-i şerifleri bu noktada ne kadar dikkat çekicidir:
"Hiç biriniz, duyguları benim getirdiklerime tabi olmadıkça (imanın zevkine eren) kâmil mü'min olamaz."(11)
(2) Sevdiğini Allah İçin Sevmek...
Sevgi, fıtrî bir duygudur. O bakımdan sevgisizlik mümkün değildir. Herkes bir şeyleri sevecektir. Bir anlamda insanın gerçek kölelik zinciri sevgisidir. İnsana kalb ve midesinden nüfuz edilebilir. Kalbi kazanılmış ya da kalbini kaptırmış insan, sevdiğinin esiridir. "Allah için sevmek", bir anlamda sevgiye, sevgiden başka karşılık tanımamaktadır. Bu yüzden de imana derinlik ve zevk katmaktadır.
"Allah için sevmek", Allah'ın sevdiğini sevmektir... Sevdiğini, "Allah'ı sevdiği için sevmektir". İmam Malik'e göre "Allah için sevmek İslam’ın gereklerindendir." (12)
Sevgide ölçüyü kaçırmak, insan için, aklını yitirmek kadar kötü neticeler doğurabilir. Gönlünü ağyara/Allah'tan başkalarına-başka şeylere-başka yerlere kaptırmış bir kişi, düşman istilasına uğramış ülke gibidir. Hiç bir yerinde hiç bir köşesinde huzur yoktur. İman izzetine ve mahiyetine ters düşen bir sevgi, mü'mini, kendi kendisini inkâra götürür. Bu ise imanı ortadan kaldırır. İman olmayınca da onun tadından bahsetmek mümkün olmaz.
Hadis-i şerif; Allah için sevişmeyi, kalbi faziletlerle süslemeyi, tecellîye hazır hale getirmeyi teşvik etmektedir. İmanın tadı ve zevki de buradadır.
(3) İmandan sonra küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi tehlikeli görüp sevmemek ve istememek...
Hadiste "imandan dönmek" ile "ateşe atılmak" arasında bir alaka-bağ kurulmuş bulunmaktadır. Bu, imanın Cennet'te, küfrün Cehennem'de olduğu temel inancının bir yansımasıdır. Yani, açık bir şekilde imansızın yerinin Cehennem olduğu bildirilmektedir. Ateşte yanmayı, aklı basında olan kimse istemez. Onun ne denli bir acı-elem ve ıztırap kaynağı olduğunu bilir. İmansızlığı da böyle bilmek ve imana, ne pahasına olursa olsun, sahip çıkmaya çalışmak, onun zevkine ermek demektir.
***
N E T İ C E
Netice olarak imanın tadını alabilmek, hazzını duyabilmek, zevkini çıkarabilmek için hissi değil, aklî ve imanî bir sevgi ve tercihe sahip olmak gerekmektedir.
Bu ise ancak âlemlere rahmet Sevgili Peygamberimizin açıklamaları ve uygulamasının ışığı altında ilahi iradeye bağlanmakla mümkün olacaktır. O’nun siret ve sünneti dışında "imanı yaşamak" ve hele "imanın tadını-lezzetini tatmak" imkanı bulunmamaktadır.
Yazımızı Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) mevzumuzla alakalı dualarıyla noktalamak istiyorum:
“Allahım, imanı bize sevdir. Kalplerimizi imanla süsle. Küfrü, fıskı ve isyânı bize çirkin göster. Bizi doğruyu bulanlardan kıl!” (13)
DİPNOTLAR
(1) Nesaî, Sünen, İman 4.
(2) Buharî, Sahih, İman 9, 14.
(3) Ahmet bin Hanbel, Müsned, 3, 230, 288.
(4) Nesaî, a.g.e., İman 2 10; Müslim, Sahih, İman 56; Tırmizî, Sünen, İman, 10.
(5) Müslim, Sahih, İman 56; Tırmizî, a.g.e., İman 10; Ahmet bin Hanbel, a.g.e., 1, 208.
(6) Ebû Dâvud, Sünen, Zekât, 5)
(7) Ahmet bin Hanbel, a.g.e., 3, 114.
(8) Ali İmran 3/31.
(9) Nevevî, el-Minhac, l, 327 (İrşadü's-Sârî kenarında), İbn Hacer, Fethu'l-Bâri. 1, 61.
(10) EI-Hucurat, 59/15.
(11) Nevevî, Kırk Hadis, (Terceme: Ahmet Naim), s. 51.
(12) Nevevî, el-Minhac, l, 328 (İrşadü's-Sârî kenarında).
(13) Ahmed bin Hanbel, Müsned, 3, 424.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (5)
Yorum yaz!
Eşim MARAŞLI olunca malum bu güzel yemeği yapmayı öğrenmem kadar daha doğal ne olabilirki :)))) tabiki hakiki MARAŞLILAR kadar yapamasamda bir şeyler yapmaya çalıştım inşallah sizlerde beğenirsiniz ..
VE Ben Bu İÇLİ KÖFTE Tarifimi Porselen Demlik Çay Saati Etkinliği 28 De Ev Sahipliği Yapan Sevgili Arkadaşım http://www.karabiberinmutfagi.blogspot.com/ a Gönderiyorum Daveti için çok teşekkür ediyorum etkin
liğe katılan arkadaşlara ve kendisine kolay gelsin diyorum..

MALZEMELER :
500 gram orta yagli kiyma
250 gram ayrica yagsiz kiyma
2 bas sogan
1 cay bardagi ceviz ici
5 – yarım demet kadar maydanoz
2 kasik yağ
500 gram ince bulgur
Tuz,karabiber,kimyon,kirmizi biber.
YAPILIŞI :
1- Yagda ince kiyilmis sogan pembelestirilir, uzerine yarim kilo kiyma konur, ocakta hafifce kavrulur, sogutulur.
2- Sogutulan kiyma uzerine bir cay bardagi cekilmis ceviz, kiyilmis maydanoz,tuz, karabiber,kimyon ve kirmizi biber katilir, bøylece ici hazirlanir.
3- 500 gr ince bulgurun içine 250 gram cig yağsız kiyma,tuz,biber,kimyon,kekik ilave edilir.elimizi bir kaseye koyduğumuz su ile ellerimizi ıslıyarak bulgurla et yice yoğrulur.
4- Bu bulgurlu cig kiymadan yumurta buyukluğunde parcalar alarak islatilmis avuçlar icerisinde yumurta seklinde yuvarlanir. Bu arada bir ucundan diger ucuna kadar isaret parmagi ile burgulamak suretiyle genisletip, mumkun oldugu kadar ince bir hale getirmeye calisilir.
5- Dolmalik biber gibi ici bos olan bu køftelere 1 numaradaki icten doldurulur, agizlari iyice sikistirilir.
6- Kaynamakta olan bir tenceredeki suya bu hazirlanan køftelerin hepsi konur. Tencerenin kapagi kapatilip yirmi dakika kadar haslanir. Sonra bu haslanan køftelerin suyu suzulerek cikarilir.
7- Bir kasik yag ile haslanmis køftelerin her tarafi iyice kizartilir. Tabaklara servis yapilirken kenarlarina isteğe göre ince kiyilmis marul, ayran ,maydanoz, v.s. tatlarla sunumu yapılır ...
Afiyet olsun.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (10)
Yorum yaz!
Ben bu etin bu şekilde pişme usulunu muğlada bir arkadaşta yemiştim hemen hemen 20 yıl önce ... etin lezzeti ve nefaseti çok hoşuma gitmişti..
hemen ev sahibine sorup öğrenmiştim
o gündür bu gündür etimi sade pişireceğim zaman hep bu usul pişiririm
kime ikram ettiysem tarfiini almışlardır ...

MALZEMELER
1-kg az yağlı kemikli veya kemiksiz parça etten olabilir..
tercih koyun eti olursa lezzet dahada artıyor..
kekik,kimyon,tuz
YAPILIŞI
Etimizi çelik tencereye koyarız ve içine hiç su koymadan
önce harlı ateşte başını bekliyerek etin etrafının pembeleşmesini bekleriz
sonra bu harlı ateşi çay ocağının en kısık ayarına koyarız ..
tamı tamına kapağını hiç açmadan 3 saat kadar pişiririz indireceğimize yakın etin tuzunu.kekiğini,kimyonunu da ilave eder ocağımızı kapatırız..
yanında ister pilavla isterseniz değişik salatalarla ikram edebilrisiniz
yada hünkar beyendi ilede güzel oluyor....
NOT: ben önceleri ocağımda tüp kullanıyordum çay ocağımın kısık ayarı buna yetiyordu
ama ne zamanki doğalgaz kullanmaya başladım ,çay ocağımın kısık ayarı baya harlı oluyor ..
yani eti hemen yakmaya başlıyor...
bundada bir formül buldum ocağımı kapatmaya doğru çevirip iyice kısık duruma gelince o ayarda bırakıyorum böylesi daha iyi oldu bunuda size dip not olArak vereyim dedim yoksa etinizi yakarsınız...
AFİYET OLSUN..
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!
Halis ECE
Dua, niyaz, tazarru ve ilticanın önemi
Son devrin büyük âlim ve ve müfessirlerinden Elmalılı M. Hamdi Yazır merhûm, meşhur tefsiri Hak Dini Kur'an Dili'nde, Cenâb-ı Hakk’ın kullarının duâsına verdiği ehemmiyeti beyan eden,“(Resûlüm) de ki: (Kulluk ve) yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?” (1) âyet-i kerimesinin mûcibince çok hoş bir münâcât ve tazarru‘ cümleleriyle başlıyor.
Biz de bu güzel duâ ve niyâzı siz değerli okuyucularımızla paylaşmak ve önümüzdeki yaz sezonuna gaflet içinde değil, bu şuur ve idrakle yaklaşlamayı-girmeyi arzu ettik.
Şöyle yalvarıyor Elmalılı merhûm:
“İlâhî!
Hamdini sözüme sertâc ettim,
Zikrini kalbime mi‘râc ettim,
Kitâb’ını kendime minhâc ettim.
Ben yoktum vâr ettin,
Varlığından haberdâr ettin,
Aşkınla gönlümü bî-karâr ettin.
İnâyetine sığındım, kapına geldim.
Hidâyetine sığındım lutfuna geldim.
Kulluk edemedim, affına geldim.
Şaşırtma beni, doğruyu söylet.
Neş’eni duyur, hakikati öğret.
Sen duyurmazsan, ben duyamam.
Sen söyletmezsen, ben söyleyemem.
Sen sevdirmezsen, ben sevemem.
Sevdir bize hep sevdiklerini.
Yerdir bize hep yerdiklerini.
Yâr et bize erdirdiklerini.
Sevdin Habîbini, kâinata sevdirdin.
Sevdin de hıl‘at-i risâleti giydirdin.
Makâm-ı İbrâhim’den Makâm-ı Mahmûd’a erdirdin.
Server-i asfiyâ kıldın.
Hâtem-i enbiyâ kıldın.
Muhammed Mustafâ kıldın.
Salât ü selâm,
tahıyyet ü ikrâm,
her türlü ihtirâm O’na...
O’nun âline,
ashâbına
ve etbâına yâ Râb!” (2)
***
Kur’ân-ı Kerim’de, “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akl-ı selim sahipleri için muhakkak ki açık ibretler vardır” (3) buyuran Rabb’imiz (c.c.), mü’minlerin vasıflarını ve onların duâlarını da şöyle târif ediyor:
“Ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (velhâsıl her vakit) Allâh’ı zikreden (o mü’min)ler, göklerle yerin yaratılışı hakkında tefekkür edip (şöyle duâ ederler:) ‘Ey Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azâbından koru.” (4)
***
Evet, bizler de gerek Elmalılı merhûmun ve gerekse âyet-i kerimede vasıfları anlatılan bu zikir ve fikir erbâbı mü’minlerin samimi duâ ve ilticalarına iştirâk ediyor ve ‘âmîn!” diyerek Rabb’imizden kabûlünü niyâz ediyoruz.
***
Her şey için duaDua nedir?
Kelime olarak çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek manalarına gelen dua, Kur'an'a göre, insanın içten bir kalp ile Allah'a yönelmesi, O'na muhtaç bir varlık olduğunun şuur ve idrâki ile sonsuz güç ve kuvvet sahibi, Rahman ve Rahim olan Allah'tan yardım dilemesidir.
Hastalık anları da insanın, bu acizliğini daha net hissettiği, Allah'a yakınlaştığı anlardan biridir. Ayrıca hastalıklar Allah'ın takdiriyle gerçekleşen çok hikmetli bir imtihan, dünya hayatının geçici ve kusurlu olduğunu hatırlatan bir uyarı, sabreden ve tevekkül edenler için de ahirette bir ecir kaynağıdır. İnanmayanlara için ne olduğunu ise, herhalde söylemeye gerek yok.
Allah Teala Kur'an-ı Hakim'inde duaya şöyle dikkatimizi çekmektedir:
"Rabbiniz dedi ki: Bana dua edin, size icabet edeyim. Doğrusu Bana ibadet etmekten müstekbirler (büyüklenen); cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir." (5)
İman etmeyen kimseler, bir hastalıkla muhatap olduklarında kendilerini iyileştirecek olanın, doktorlar, ilaç veya hastanenin üstün teknolojik imkanları olduğunu düşünürler. Sağlıklıyken vücutlarındaki sistemi çalıştıranın, hastalandıklarında şifa verenin, gerekli ilacı, doktoru var edenin Allah olduğunu düşünmezler. Pek çok kişi ancak doktor ve ilaçların yetersiz kaldığına kanaat getirince ancak Allah'a yönelir. Böyle bir kişi, içinde bulunduğu zor durumdan onu yalnızca Allah'ın kurtarabileceğini anlayarak, On'dan yardım dilemeye başlar. Rabbimiz bu çirkin ahlakı bir ayet-i celilesinde şöyle bildirmektedir:
"İnsana bir zarar geldiği zaman, yan yatarak, oturarak veya ayakta durarak (o zararın giderilmesi için) bize dua eder; fakat biz ondan sıkıntısını kaldırınca, sanki kendisine dokunan bir sıkıntıdan ötürü bize dua etmemiş gibi geçip gider. İşte böylece haddi aşanlara yapmakta oldukları şeyler güzel gösterildi." (6)
Halbuki insanın sağlıklıyken ya da bir zorluk, sıkıntı içinde olmadığında da dua etmesi, Allah'ın kendisine verdiği sağlık-afiyet, rahatlık-ferahlık ve diğer tüm nimetler, İslâm nimeti ve Ümmet-i Muhammed'den olma nimetleri için şükretmesi gerekir. Zira nimetin zaptı da ziyadeleşmesi de şükürle mümkündür. Nankörlük-şükürsüzlük, nimetin artamasına engel olduğu gibi, elden kaybolup gitmesine de sebeptir.
Rabbim cümlemizi ve bilcümle mü'minleri DUA'dan-niyazdan-ilticadan, hamd ve şükürden mahrum bırakmasın.
Mea's-selami ve'r-rahmeh...
DİPNOTLAR
(1) el-Furkan, 77.
(2) Hak Dini Kur'an Dili, Eser Kitabevi, İstanbul, 1971, Mukaddime, 1, 3.
(3) Âl-i İmrân suresi, 190.
(4) Âl-i İmrân, 191.
(5) Mümin suresi, 60.
(6) Yunus suresi, 12.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (5)
Yorum yaz!

MALZEMELER
akdeniz yeşilliği
1 kaç domates
1kaç salatalık
1 kaç yeşil biber
4-5 zeytin
1-2 yaprak reyhan
yağ,limon,tuz
YAPILIŞ
hepsini yıka doğra
yağını limonunu tuzunu koy karıştır
sevis yap..
AFİYET OLSUN
Kalıcı Bağlantı
Yorum (2)
Yorum yaz!

RAMAZANI ŞERİFTE bir arkadaşımın davetinde yemiştim bu güzel yemeği
oda sağolsun çok becerikli hamarat bir arkadaşımız
bize bu güzel yemeği ikram etti bende sizin için bu tarifi
arkadaşımıdan aldım
bu yemeğimizin adı yok malesef
ama ben içli köfteye benzettiğim için değişik usulde içli köfet dedim
sizler neye benzetirsiniz artık bilemem
TARİFİ ŞÖYLE
köftemizin dış kısmını klasik köfte gibi yoğuruyoruz
ve içine patatesli, bezelyeli ,havuçlu bir malzeme hazırlıyoruz
ve aynı içli köfte gibi kıymamızın içini bu malzemeyle dolduruyoruz
ve fırın tepsisine dizip üzerine salçalı su koyup
domateslerimizi resimdede görüldüğü gibi yan yan kesip ve yeşil biberle süsülüyoruz
kızgın fırına sürüyoruz yanında pilav,salata gibi değişik tatlarla ikram edebilirsiniz.
AFİYET OLSUN


Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!
Halis ECE
Büyük Büyük hades üzere bulunanlara haram olan şeyler nelerdir?
Öncelikle belirtelim ki İslâm fıkhında, “büyük hades”ten maksat; cünüplük, hayız veya nifas hâlidir.
Ehl-i Sünnet mezheplerine göre, küçük hadesle (abdestsiz iken) haram ve yasak olan şeyler, büyük hadesle de yasaktır. Ayrıca bunlara ilave olarak büyük hadesliye, Kur’an okumak ve mescide girmek de haramdır. Mezheplerdeki geniş açıklamalara göre hüküm budur; yani cünüp, hayızlı veya nifaslı olan kimseye, Kur’an okumak ve zarûret dışında mescide girmek câiz olmaz.
Soru hanımlardan geldiği ve “âdetli ve lohusa iken Kur’an okuyup okuyamamak”la ilgili bulunduğu için, evvela bu hallerde haram olan hususları kısaca maddeler halinde sıralayıp, sonra da ana meseleyi dört mezhebe göre ele almaya çalışacağız.
Hayız ve nifas halinde, Müslüman bir kadına, aşağıda belirtilen 8 şey haramdır:
1. Namaz kılmak.
2. Oruç tutmak.
3. Kur’an’dan âyet okumak.
4. Kur’an’dan bir âyete dokunmak.
5. Camiye girmek.
6. Ka‘be’yi tavaf etmek.
7. Zevciyet muâmelesinde (cinsel ilişkide) bulunmak.
8. Kocası, kadının diz kapağı ile göbeği arasında kalan kısmından perdesiz olarak –şehvetsiz de olsa– faydalanmak.
Hâsılı, bütün bunlar âdet ve lohusalık durumunda olan hanımlara yasaktır.
***
DÖRT MEZHEBİN GÖRÜŞLERİ
Şimdi de gelelim 3’üncü maddeyle ilgili açıklamaya…
ŞÂFİÎLERe göre, eğer tilâvetini kastederse (Kur’an okumak niyetiyle) bir harf dahi olsa, Kur’an okumak cünüp olan kimseye haramdır. Şayet zikir niyetiyle okur veya lisanından kasıtsız olarak çıkarsa haram olmaz. Mesela yemek için “Besmele” çekmesi, vasıtaya binerken “Bismillâhi mecrâhê ve mürsêhê inne Rabbî le-ğafûru’r-rahîm”(1) i okuması gibi.
HANBELÎLERe göre büyük abdestsizlik üzere olan kimse, özürsüz olarak kısa bir âyetten daha az veya uzun âyetten onun kadarını okuması mubah olur. Bundan daha fazlasını okuması haramdır. Yemek yerken “Besmele” çekmesi gibi Kur’an lafzına uyan bir zikri okuması, bineğe binerken, “Sübhânellezî sehhare lenâ hâzâ vemâ künnâ lehû mukrinîn”(2) demesi câiz olur. Cünüp, hayızlı ve kanın inmesi halinde nifaslı, mescidi kirletmekten emin olursa, mescitte yürümesi ve orada beklemeksizin gidip gelmesi câizdir. Ayrıca cünübün, zarûret olmasa bile, mescitte abdestli olarak beklemesi de câizdir. Hayızlı ve nifaslı olan kadınların ise, -abdest almak suretiyle de olsa- orada bekleyip kalmaları câiz olmaz; fakat kan kesildiği zaman câiz olur.
MÂLİKÎLERe göre cünüp halde Kur’an okumak câiz değildir. Ancak azıcık olduğu, yahut korunmak ya da delil göstermek maksadiyle câiz olur. Âdetli veya lohusa kadınların, kanın inmesi hâlinde, ister önceden cünüplük olsun ister olmasın, Kur’an okumaları câizdir. Kan kesildikten sonra ise, gusletmeden önce Kur’an okumaları helâl olmaz... Bu durumda onların Mushafa el sürmeleri veya onu yazmaları ise, sadece öğrenmek ve öğretmek için câizdir.
HANEFÎLERe gelince; onlara göre cünüp bir kimsenin Kur’an okuması haramdır. Delilleri, “Hayızlı ve cünüp olan kimse, Kur’an’dan hiçbir şey okumasın”(3) hadîs-i şerifidir. Ancak muallim (öğretici) olduğu takdirde, talebeye, kelime aralarını ayırmak suretiyle telkin edip öğretmesi câiz olur. Kezâ, hayırlı ve önemli işlere de “Besmele” ile başlaması, dua yahut hamd ve senâ maksadiyle kısa bir âyet okuması da câizdir. Meselâ Fâtiha-i şerîfeyi ve içinde duâ mânâsı bulunan bir âyeti Kur’an okumak niyetiyle değil de, duâ niyetiyle okuyabilir, zikir ve tesbihte bulunabilir. Bu hususlarda âdetli ve lohusa kadınların hükmü de cünüp olan kimsenin hükmü gibidir.(4)
Âdetli veya lohusa olan kadın, ifraz ettiği mayiden dolayı tam bir temizlik hâlinde değildir. Cenâb-ı Hakk’ın mânevî huzuruna kabul edilebilmek ve mukaddes ma‘bûdumuzun mübârek âyetlerini okuyup elde tutabilmek için, tam bir tahâret ve nezâfet hâlinde bulunmak lâzımdır. Onun içindir ki, bu haldeki bir kadına namaz kılmak, Kur’ân-ı Kerim’i okumak, elde tutmak câiz olmaz. Bir diğer bakımdan da, böyle bir kadın, bir nevi hastadır, istirahate muhtaçtır... Şer‘-i şerifin tâyin ettiği hükümlerde, kim bilir, daha nice sebepler ve hikmetler vardır. Bizim vazifemiz ise, bu hükümlere riâyet etmekten başka bir şey olamaz.(5)
***
Ehl-i Sünnet mezhepleri arasındaki ictihatların isabet derecesine gelince…
Bu noktada dilerseniz sözü hicrî ikinci bin yılın müceddidi İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretlerine bırakalım, onu dinleyelim:
***
HANEFÎ MEZHEBİ VE DİĞERLERİ
“Hz. Îsâ’nın (a.s.) nüzûlünden (yeryüzüne inişinden) sonra dahi, bu şerîatin neshi câiz olmaz, hükmü kalkmaz. Çünkü, o da Resûlüllah Efendimiz'in (s.a.v.) şerîatına ve sünnetine tâbi olacaktır. Zâhir âlimler, me’hazin (kaynağın) derinliğinden ve işin tam mânâsı ile inceliğinden dolayı Îsâ aleyhisselâmın ictihâdını inkâra yeltenirler. Onun ictihadlarının Kur’ân'a ve sünnete muhâlif olduğunu zannederler. Oysa ictihad meselesinde Hz. Îsâ (a.s.), İmâm-ı A‘zâm-ı Kûfî (rh.) gibidir.
“İmâm-ı A‘zâm hazretleri, vera‘ (şüphelilerden dahi kaçınmak) ve takvâ sahibi olmak bereketi, sünnete tebaiyyet devleti (tâbi olma, uyma şeref ve rütbesi) ile ictihadda ve hüküm istinbat etmekte öyle yüksek bir dereceye nâil olmuştur ki; diğerleri, onu anlamaktan bile âcizdirler. Mânâların derinlik ve inceliğinden ötürü, onun ictihadlarını Kur’ân'a ve hadîse muhâlif saymışlar, onu ve arkadaşlarını re’y sahibi zannetmişler, (kendi görüşlerine göre hareket ettiğini sanmışlardır).
“Bütün bunlar, Ebû Hanîfe hazretlerinin ilmî dirâyetinin hakikatine ulaşamamaktan ve onun anlayışına, firâsetine muttali‘ olamamaktan ileri gelmektedir. Ama İmâm Şâfiî hazretlerini, o türlü isnadları yapanlardan ayırmak gerek... Zira o, İmâm-ı A‘zâm hazretlerinin fıkhî inceliğinden bir nebze görmüş ve bunun için de şöyle demiştir:
“Bütün insanlar, fıkıhta Ebû Hanîfe''nin iyâlidir…’
“Yazıklar olsun diğerlerine ki, (onun kendi görüşünü öne çıkarıp hadis üzerine tercih ettiğini iddia etmişler) böyle bir cür’ete kalkışıp kendi kusurlarını başkalarına isnat etmişlerdir!
Bir şiir meali:
Ayıplarsa kusurlu biri bilmeden onları;
Kem sözlerden berîdir hep onların sâhaları…
Kırabilir mi hiç o zinciri hîlekâr tilki;
Bağlanmıştır onlarla dünyanın tüm aslanları...
* * *
“Hâce Muhammed Parsâ (k.s.), Fusûl-i Sitte''de şöyle demiştir:
“Yeryüzüne indikten sonra Hz. Îsâ (a.s.), Ebû Hanîfe''nin mezhebi üzere amel edecektir.’
“Mümkündür ki bu cümle, yukarıda da anlatıldığı gibi, Îsâ aleyhisselâm ile İmâm-ı A‘zâm hazretlerinin (ictihadlarının isabette) benzerliği dolayısiyle söylenmiştir. Yani Hz. Îsâ''nın ictihâdı, İmâm-ı A‘zâm hazretlerinin ictihâdına muvâfık olacak; ama onu taklid etmeyecektir. Zira onun şânı, ümmet ulemâsını taklid etmekten yana yücedir...”(6)
“Hiçbir tekellüf (zorlanma) ve taassup şâibesi olmaksızın deriz ki;
“Hanefî mezhebinin nûrâniyeti, keşfe dayalı nazarda, bir okyanus gibi, diğer mezhepler ise, havuzlar ve kanallar gibi görülmektedir. Yine zâhirde mülâhaza edildiğinde görülecektir ki, Ehl-i İslâm''dan sevâd-ı a‘zam (en büyük topluluk), Ebû Hanîfe''nin (rh.) mezhebine tâbi olmuşlardır. Binâenaleyh, bu mezhebin mensupları hem kalabalıktır, hem de usûlde ve füru‘da (yani gerek iman ve i‘tikat esaslarında, gerekse ibâdet ve amelle alâkalı meselelerde) diğer mezheplerden ayrı bir yere sahiptir...
“İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (rh.), sünnete uymakta hepsinden öndedir. Nitekim mürsel hadisleri(7) bile, müsned hadisler(8) gibi i‘tikad edip, onlara uymayı daha lâyık görür ve kendi görüşüne takdim eder.
“Kezâ ashâb, Hayru'l-beşer Resûlüllah Efendimiz'in (s.a.v.) sohbetine nâil oldukları için, onların sözlerini de, kendi görüşünden önde bilir. Ama diğerleri böyle değildir. Vaziyet anlatıldığı gibi olmasına rağmen muhâlifleri, onun sadece ashâb-ı re’y olduğunu (yani görüş sahibi olup kendi görüşlerine itibar ettiğini, onları öne çıkardığını) zannederek, kendisine edep dışı laflar sarf ederler… Halbuki onun ilimdeki kemâlini, vera‘ ve takvâsının ziyadeliğini de itiraf etmektedirler. Allah Teâlâ, onlara muvaffâkiyet ihsân eylesin de, dînin ve ehl-i İslâm'ın Sevâd-ı a‘zamının reisine eziyet etmesinler...
“Bu büyüklere, ‘sahib-i re’y’ diyenler, onların kendi görüşlerine göre hüküm verdiğine, Kur’ân'a ve hadîse tâbi olmadıklarına inanıyorlar. Bunların bozuk itikatlarına göre, Sevâd-ı a‘zam (Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’e mensup Müslümanlar) da dalâlette kalan bid‘atçilerdir; hatta İslâm zümresinin de hâricindedirler. Halbuki onlar hakkında böyle bir i‘tikad besleyen bir kimse, öylesine câhildir ki; kendi cehâletinden bile haberi yoktur; yahut da, zındıklığından dolayı dînin yarısını iptâle çalışıyor demektir. Bu kimsenin cehâleti o derece büyüktür ki; sadece sayılı hadisler toplamış, şerîat hükümlerini de ancak onlara inhisar ettiriyor. Bildiğinin dışında kalanları ise nefyedip kendince sâbit olmayanı atıyor. [Günümüzdeki sözümona birtakım ilahiyatçılar gibi...]
Şiir meali:
O ki saklanıp kalmıştır taş içerisinde;
Başka ne yer vardır, ne de semâ kendisine…
“Binlerce kere yazıklar olsun onlara, soğuk taassuplarına ve bozuk nazarlarına… Zira fıkhın bânisi Ebû Hanîfe''dir. Fıkhın dörtte üçü ona bırakılmıştır. Diğerlerinin ortaklığı (fıkıhtaki nasîbi) ise, kalan dörtte birdedir. O, fıkıhta hâne sâhibidir; öbürleri de tamamen onun iyâlidir.
“Fakîr (İmâm-ı Rabbânî k.s. kendisini kastediyor), bu mezhebi (Hanefi mezhebini) tutmakla beraber, İmâm Şâfiî'ye de zâtî muhabbetim vardır. Büyüklüğüne inanır, bazı nâfile ibâdetlerde onu taklid ederim. Ama ne yapabilirim ki; ilminin bolluğu, takvâsının kemâli ile Ebû Hanîfe'nin yanında diğerlerini çocuklar gibi bulmaktayım...”(9)
* * *
Peki, bugün yeni ve farklı ictihatlarda (!) bulunamaz mıyız? Ya da ictihat kapısı açık mı, kapalı mı? Gelin bu soruların cevabını da Necip Fazıl’dan dinleyelim.
“Bir konferansımda bana sordular:
− Devrimizde ictihad kapısı kapalı mıdır, açık mıdır?
Şu cevabı verdim:
− Devrimizde ve her devirde ictihad kapısı ardına kadar açıktır. Nebî ve Resûl gelmeyeceği mutlak... Fakat müctehid gelmeyeceğine ait hiçbir hüküm mevcut değil. Şu kadar ki, imkân âleminde serbest bırakılan bu nokta, o âlemin istediği şartlar bakımından imkânsıza döndürülmüştür. Nebî ve Resûl gönderilmesine muhâl, yeni müctehidler gelmesine de imkânsız demek doğru olur. Öyle bir ‘imkânsız’ ki, mücerrette mümkün, fakat müşahhasta kabil değil... Cins atların atladığı, meselâ 2 metre yüksekliğinde bir engel düşünün. O atlar geldi, geçti ve gitti. Nesillerse Arap atı yerine atlı karınca derecesinde küçüldü. Atlamak serbest, ama kim atlayacak?.. Hoş, atlasa da öbürlerinden farklı ne görecek ve ne getirebilecek?..
Demek ki, hem gerektirdiği şartlar, hem esasen getirdiği şartlar ve hem de esasen getirilmesi gereken şeylerin tamamlanmış olması bakımından, apaçık ictihad kapısı yeni bir geçişe sımsıkı kapalıdır. Bu devirde ve gelecek çığırlarda yeni zaman ve mekân tecellîlerine karşı ancak şerîat bütününden zerre fedâ etmeyen büyük ‘mütefekkirler’ gelebilir....
Düşününüz ki, bir asrın değil, on asırlık yekpâre bir zaman blokunun yenileyicisi İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri, derecede belki bütün hak mezhep müctehidlerinden üstün olduğu halde Hanefî mezhebindendi, bin yıllık yenileyiciliğini (müceddidliğini) bu mezhep üzerine binâ etmişti ve kabul ettiği temelle üzerine kurduğu binâ arasında en küçük ihtilâf pürüzü yoktu.
Konferansımda söylediğim bu sözlerin, ‘ictihad’ meselesini en açık ifadeyle çerçevelediği zannındayım.”(10)
***
N E T İ C E
Bütün bu hüküm ve açıklamaları görüp öğrendikten sonra, dinine bağlı bir Müslümanın yapması gereken şey; mensubu bulunduğu mezhebin görüşlerine tâbi olmaktır. Yoksa kendi kafasına göre –zamane müctehitleri gibi– ictihadlar (!) ortaya koymak değil. Zira mukallidin muayyen bir mezhebe bağlanması, hiçbir hususta gerek bütün halinde gerekse bazı meselelerde ondan ayrılmaması farzdır. “Telfîk-ı mezâhib”(11) câiz değildir. Diğer mezheplerden, ancak zarûret hallerinde, telfîk’a kaçmamak kaydıyla istifade edilebilir. Aslolan, kişinin kendi mezhebinin ictihatlarına uymak, mensubu bulunduğu mezhebe tâbi olmaktır.
“Kitap ve Sünnet’in îcabına göre inanmak (Müslüman olabilmek için) nasıl zarûri ise, müctehid imamların onlardan istinbat ve istihraç ettiği (Kur’an ve hadislerden çıkartıp ortaya koyduğu) hükümlerin gereğince amel etmek de zarûridir. Hâl böyle olunca; helâl-haram, farz-vâcip, sünnet-müstehap gibi hükümleri bilmek de aynı şekilde zarûri olmaktadır.
“Müctehidlere uymak durumunda olan bir kimsenin, Kur’an ve hadisten, müctehidin görüşüne aykırı olarak hükümler çıkartıp alması ve onunla amel etmesi câiz değildir. (Mukallid bir Müslüman için) münasip olan; kendisinin, tâbi olarak taklid ettiği mezhebinin müctehidi tarafından ihtiyar edilen (seçilip alınan) kavil ile amel etmeyi tercih etmektir.”(12)
DİPNOTLAR
(1) Kur’ân-ı Kerim, Hûd sûresi, 11/41. Meali: “Onun yüzüp gitmesi de (yürüyüp yol alması da), durması da Allâh’ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabb’in çok bağışlayan, çok rahmet edendir.”
(2) Kur’ân-ı Kerim, Zuhruf sûresi, 43/13. Meali: “Bunu bize râm edeni (boyun eğdirip bizim hizmetimize veren Allâh’ı), noksan sıfatlardan tenzih, kemâl sıfatlarla takdis ederiz. Yoksa biz ona güç yetiremezdik.”
(3) Tirmizî, Sünen, 1, 236; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, 2, 368.
(4) Kitâbü’l-Fıkhi ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa, Kitâbü’t-Tahâre (Terc.) 1, 107-110; Mehmed Zihnî Efendi, Nimet-i İslâm, 177-181.
(5) Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, İstanbul, 1966, s. 73-74, m. 131.
(6) el-Mektûbât, Imâm-i Rabbânî, 2, 55.
(7) Senedinde, sahâbenin adı anılmaksızın rivâyet edilen ve bu yüzden muttasıl olmayan hadislere “mürsel hadis” denilir. Meselâ; Resûlüllah Efendimizi görüp dinleme fırsatı bulunmadığı için, ondan hadis duyması imkânsız olan Tâbiîn’den bir zâtın veya Peygamberimizin vefatı esnasında çok küçük yaşta bulunan bir sahâbînin, “Resûlüllah (s.a.v.) şöyle dedi, şöyle yaptı...” üslûbiyle rivâyet ettiği hadis “mürsel”dir.
(8) Resûlüllah’a (s.a.v.) varıncaya kadar senedinde hiçbir kopma, atlama bulunmayan hadislere “müsned hadisler” denir.
(9) el-Mektûbât, Imâm-i Rabbânî, 2, 55.
(10) Doğru Yolun Sapık Kolları, İstanbul 1973, s. 98-99.
(11) Telfik; birleştirme, toplayıp bir araya getirme demektir. "Telfîk-ı mezâhib" ise fıkıh lisanında, bir mesele veya amelde birkaç müctehidin re’yini (görüşlerini) birleştirerek taklid etmek mânâsınadır. Bu hususta farklı görüşler olmakla birlikte iyi niyetli Müslümanların, ihtiyaç ve zarûret hallerinde telfik durumuna düşmeden diğer mezheplerden de istifade etmesi, onların görüşüne uyması caizdir. Ekseriyetin görüşü budur. Zaman zaman ihtiyaç hissedildikçe de yapılagelmiştir. Yasaklanan telfik ise, bir mevzûda farklı mezheplere ait müctehidlerin ileri sürdükleri şartlardan işine geleceği biçimde seçme yapılarak meydana getirilen birleştirmedir. Kasıtlı ve art niyete dayalı böyle bir toplama caiz görülmemiştir.
(12) el-Mektûbât, Imâm-i Rabbânî, 1, 286.
Kalıcı Bağlantı
Yorum (2)
Yorum yaz!
Ben Bu ZEYTİNLİ TOPLAR Tarifimi Porselen Demlik Çay Saati Etkinliği 28 De Ev Sahipliği Yapan Sevgili Arkadaşım (http://tatlikurabiyem.blogspot.com a gönderiyorum..

MALZEMELER
1 su bardağı sıvı yağ
1su bardağı erimiş margarin
1su bardağı yoğurt veya süt
15 tane kara zeytin
15 tane limonlu zeytin
1 paket kabartma tozu
2yumurta içine 1 yumurta sarısı üzerine
az miktarda tuz
aldığı kadar un
bir miktarda çörek otu..
YAPILIŞI
bütün malzemeleri karıştırın zeytinleride ayıklayıp ince ince doğrayın
ve hamura ilave edin yoğurun
sonra resimdeki gibi şekil verin üzerine yumurta sarısı ve çörek otu serpiştirin
ve 170 derece furuna sürün ..
AFİYET OLSUN
aynı malzemeyi bir başka yapımda bu şekilde yaptım buda size değişik bir
fikir açısından sundum..
tekrar AFİYET OLSUN...

Kalıcı Bağlantı
Yorum (4)
Yorum yaz!